Galiba benim sorunum da bu. Bir sevginin nereye kadar sevgi, nereye kadar hastalıklı bir duyguya dönüştüğünü anlayamıyorum. Anlayamıyorum ki bugün bu haldeyim... Bundan tam 3 sene önce gene 1 Nisandı. ''Ve Tanrı bugün kulağıma fısıldadı: Elindekine sahip çık, yıllardır aradığını buldun artık ve bundan sonra herkes biraz eksik gelecek; çünkü kimse bu kadar sevmeyecek, kimse böyle bakmayacak. Her günün biraz daha hayranlıkla geçecek bu aşk karşısında; çünkü onun gülüşü cennetin provası gibi...'' diye not düşmüştüm bir kenara... Aradan çok zaman, çok anı geçti. Yılmaz Güney gibi beni arabayla ezmedi ya da kafamdaki bardağa nişan almadı. Ama ben kendi hayatımda da göremedim aşkla manyaklığın arasındaki çizgiyi. Bazen dışarıdan bakmaya çalışsanız da başaramazsınız, tam da o işte sorunun kaynağı. Başkalarına baktığında onlarda kendini görürsün ama gene istediğini görürsün...
Yazının sonunu getiremeyeceğim çok açık, zira kendimde o gücü henüz bulamadım. Kafam karmaşık fazlasıyla, ne zaman işler basitleşsin desem daha da karmaşıklaşmasının bir açıklaması var mı acaba onu da pek bilemiyorum şu saatte, pek de düşünmüyorum zaten...
Belki aşkla manyaklığın arasındaki çizgi bir gün daha belirginleşir de benim gibi insanlarda huzura erer...